Bir devlet, din adına konuştuğunu iddia edebilir; ancak hiçbir dinî iddia işkenceyi, siyasi infazları, zorla kaybetmeleri ve kadınların temel haklarının gasp edilmesini meşru kılamaz!
1979 Devrimi’nden sonra İran’da kurulan İslam Cumhuriyeti’nin insan hakları sicili, dünyanın görmezden gelemeyeceği ağır ihlallerle doludur. Siyasi muhaliflerin infaz edilmesi, mahkûmların işkenceye uğraması, ailelerin yakınlarının akıbetinden habersiz bırakılması ve kadınların yaşamlarına devlet zoruyla müdahale edilmesi, bu sistemin en ağır suçlamalar arasındaki yerini oluşturuyor.
1988 yılında binlerce siyasi mahkûmun yargısız veya adil yargılanma güvencelerinden yoksun biçimde infaz edilmesi, yakınlarına mezar yerlerinin açıklanmaması ve ailelerin yas tutmalarının engellenmesi, insanlık vicdanında kapanmamış bir yaradır. Human Rights Watch, infaz edilenlerin sayısının kesin olarak bilinmediğini, tahminlerin yaklaşık 2.800 ile 5.000 arasında değiştiğini ve bu olayların insanlığa karşı suçlar kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini belirtmiştir. Uluslararası insan hakları kuruluşları, kurbanların akıbetinin açıklanması ve sorumluların hesap vermesi çağrısını yıllardır sürdürmektedir.
Peki, din adına adalet dağıttığını iddia eden bir yönetim, öldürdüğü insanların mezarlarını neden gizler? Ailelerin yakınlarını anmasını neden engeller? Hakikatin ortaya çıkmasından neden korkar?
Bu soruların yanıtı, yalnızca geçmişte yaşananlarda değil, cezasızlığın bugüne kadar sürmesinde de aranmalıdır.
İran’da kadınların ve kız çocuklarının yaşamları üzerindeki zorlayıcı uygulamalar da aynı derecede ciddi bir meseledir. Zorunlu başörtüsü kurallarına uymadıkları gerekçesiyle kadınların gözaltına alınması, cezalandırılması, kötü muameleye maruz bırakılması ve toplumsal yaşamda baskıyla karşılaşması, insan onuru ve özgürlükleri açısından kabul edilemezdir.
Mahsa Jina Emini’nin 2022 yılında ahlak polisi tarafından gözaltına alındıktan sonra hayatını kaybetmesi, bu baskı düzenine karşı ülke çapında protestolara yol açtı. Birleşmiş Milletler Uluslararası Bağımsız Araştırma Misyonu, Emini’nin gözaltında ölümünün hukuka aykırı olduğu ve devlet görevlilerinin uyguladığı fiziksel şiddetten kaynaklandığı sonucuna vardı. Aynı misyon, protestolar sırasında kadınlara ve kız çocuklarına yönelik ağır hak ihlallerini de belgeledi.
Bir kadının saçının görünmesini suç sayan, onun kıyafetine ilişkin tercihini devlet zoruyla belirlemeye çalışan ve bu kurallara karşı çıktığında onu gözaltı, şiddet veya cezayla karşı karşıya bırakan bir yönetim, özgürlük ve insan onuru kavramlarıyla ciddi bir çelişki içindedir.
İnanç, zorbalığın bahanesi olamaz. Başörtüsü bir kadının tercihi olduğunda inancın ifadesi olabilir; devletin tehdidiyle dayatıldığında ise özgürlük meselesine dönüşür.
Burada açık bir ayrım yapmak gerekir: Eleştirimizin hedefi İran halkı, İran’ın kültürü veya herhangi bir dine inanan insanlar değildir. İran halkı da özgürlük, adalet ve insan onuruna layık bir yaşam hakkına sahiptir. Eleştirimizin hedefi, bu hakları ihlal eden devlet politikaları, baskıcı kurumlar ve suç işleyen ya da suçlara ortak olan yetkililerdir.
İran halkının arasında özgürlük, eşitlik ve demokrasi isteyen; baskıya karşı bedel ödeyen kadınlar, gençler, gazeteciler, insan hakları savunucuları ve siyasi muhalifler bulunmaktadır. Onların mücadelesini, onları baskı altında tutan yönetimle aynı kefeye koymak büyük bir haksızlık olur.
Bununla birlikte, siyasi infazlar, işkence, zorla kaybetmeler ve sistematik baskı iddiaları yalnızca kınama açıklamalarıyla geçiştirilemez. Bağımsız soruşturmalar yürütülmeli, toplu mezarların yerleri açıklanmalı, kayıpların akıbeti belirlenmeli, mağdurların ailelerine hakikat ve adalet sağlanmalı, sorumlular uluslararası hukuk ve adil yargılanma ilkeleri çerçevesinde hesap vermelidir.
Uluslararası toplumun görevi de yalnızca diplomatik ilişkileri korumak değildir. İnsan hakları ihlallerini belgelemek, mağdurları korumak, bağımsız soruşturmaları desteklemek ve cezasızlıkla mücadele etmek de bu sorumluluğun parçasıdır.
Bir yönetimin kendisini İslam Cumhuriyeti olarak adlandırması, onun uygulamalarını İslam’ın ahlaki ilkeleriyle özdeşleştirmez. Bir devletin adı değil, insanlara nasıl davrandığı önemlidir.
Din adına özgürlükleri kısıtlayan, siyasi muhalefeti susturan, mahkûmları infaz eden ve aileleri yıllarca yakınlarının mezarlarını aramaya mahkûm eden uygulamalar, hangi ideolojiyle savunulursa savunulsun, insan hakları bakımından sorgulanmalıdır.
Bugün sorulması gereken soru yalnızca geçmişte kaç kişinin öldürüldüğü değildir. Aynı zamanda şudur: Kaç aile hâlâ hakikati bekliyor? Kaç kayıp insanın akıbeti açıklanmadı? Kaç kadın, kendi bedeni ve yaşamı hakkında karar verme hakkı için mücadele ediyor? Ve bu ihlallerin sorumluları ne zaman adalet önüne çıkarılacak?
Bizim talebimiz açıktır: Hakikat, adalet, özgürlük ve hesap verebilirlik!
İran’da öldürülenlerin isimleri unutulmamalı, kayıpların akıbeti açıklanmalı, kadınların özgürlükleri güvence altına alınmalı ve hiçbir devlet görevlisi makamını suçlarının dokunulmazlığına dönüştürememelidir.
Çünkü devletin görevi insanı korkutmak değil korumak; inancı zorla dayatmak değil vicdan özgürlüğünü güvence altına almak; hakikati gizlemek değil adaleti sağlamaktır.
Hiçbir iktidar insan hayatından üstün değildir. Hiçbir ideoloji işkenceyi meşrulaştıramaz. Hiçbir dinî unvan, zulmü dokunulmaz kılamaz. Adaletin olmadığı yerde unvanlar ne kadar yüce olursa olsun, insan haklarının hesabı sorulmaya devam edecektir.
