Şiiriyle ve Mücadelesiyle Yaşayan Bir Kadın
“Bir insanın ömrü, yalnızca yaşadığı yıllarla değil; ardında bıraktığı sözlerle, savunduğu değerlerle ve başkalarının yüreğinde uyandırdığı umutla ölçülür.”
Bazı insanlar vardır; ömürleri kısa, bıraktıkları iz uzun olur. Bazıları bir ömür boyunca yazdıklarıyla, bazıları verdikleri mücadeleyle, bazıları da ikisini bir arada taşıyarak hafızalara kazınır. Marziye Ahmedi Oskuei, şiiriyle kalbinin sesini duyuran, öğretmenliğiyle insanlara dokunan ve yaşadığı dönemin baskıcı siyasal koşullarına karşı mücadele eden kadınlardan biridir.
İran’ın Doğu Azerbaycan bölgesindeki Üskü kentinde, 1945 yılında dünyaya gelen Marziye Ahmedi Oskuei; şair, yazar, öğretmen ve siyasal mücadeleci kimliğiyle tanındı. Hayatının merkezinde insan, emek, özgürlük ve ana dili vardı. Onun hikâyesi, yalnızca bir kadının kişisel yaşam öyküsü değil; Güney Azerbaycan Türklerinin kültürel varlığına, ana dilinde edebiyat üretme çabasına ve İran’ın çalkantılı yakın tarihine açılan bir penceredir. [1][2]
Bir öğretmenin yüreğinden doğan şiirler
Marziye’nin hayatında öğretmenliğin özel bir yeri vardı. Öğretmenlik eğitimi aldıktan sonra köy okullarında görev yaptı; daha sonra Tebriz Üniversitesindeki eğitimini sürdürürken toplumsal meselelerle ilgilenmeye devam etti. Kırsal bölgelerdeki çocukların kitaplara ulaşabilmesi için çaba göstermesi, onun eğitim anlayışını da ortaya koyuyordu: Bilgi, yalnızca belirli insanların elinde tutulacak bir ayrıcalık değil, herkesin ulaşabilmesi gereken bir imkândı. [1]
O, çevresinde olup bitenlere seyirci kalan bir insan değildi. İnsanların yoksulluğu, gençlerin geleceğe ilişkin kaygıları ve toplumdaki eşitsizlikler, şiirlerine ve düşüncelerine yansıdı. Yazmak onun için yalnızca duygularını anlatmanın yolu değildi; yaşadığı dünyayı anlamlandırmanın, gördüğü sorunları dile getirmenin de bir biçimiydi.
İlk şiirlerini “Dalga” mahlasıyla yayımladı. Bu ad, şiirinin ruhuna da yakışıyordu: Durgunluğa razı olmayan, hareket eden, önüne çıkan engellere rağmen yol arayan bir dalga…
Ana dilinde yazmanın anlamı
Marziye Ahmedi Oskuei’yi anarken üzerinde özellikle durulması gereken konulardan biri, onun Azerbaycan Türkçesiyle kurduğu edebî dünyadır.
İran’da Farsçanın baskın olduğu kültürel ortamda, ana dilinde şiir yazması ve eserleri arasında iki dilde geçiş kurması, edebiyatının dikkat çeken yönlerinden biriydi. Kaynaklarda, Farsça yazdıklarını Türkçeye, Türkçe yazdıklarını ise Farsçaya çevirdiği belirtilir. Böylece iki dil arasında bir edebî köprü kurmaya çalıştı. [1][2]
Ana dilinde şiir yazmak, onun için yalnızca bir dil tercihi değildi. İnsanların sevinçlerini, acılarını, gündelik hayatlarını ve hayallerini kendi dillerinde anlatabilmesinin önemini taşıyordu. Çünkü dil, sadece kelimelerden oluşmaz; bir toplumun hatıralarını, dünyayı kavrayışını ve kuşaklar arasında kurduğu bağı da içinde barındırır.
Marziye’nin şiirlerinde insanın değeri, yaşamın anlamı, emek ve özgürlük arayışı öne çıkar. Şiirleri, yaşadığı dönemin toplumsal sorunlarından ayrı düşünülemez. Onun edebî mirasını değerli kılan noktalardan biri de kişisel duygularla toplumsal sorumluluk arasında bağ kurabilmesidir.
Şiirden siyasal mücadeleye
Marziye’nin yaşadığı yıllar, İran’da siyasal baskıların yoğunlaştığı, Şah Muhammed Rıza Pehlevi yönetimine karşı farklı muhalif hareketlerin ortaya çıktığı bir dönemdi. Öğrenci hareketleri ve toplumsal muhalefet içinde etkinlik gösterdi; 1970 dolaylarında öğrenci protestolarındaki rolü nedeniyle güvenlik güçlerinin dikkatini çektiği, tutuklandığı ve Üskü’ye gönderildiği aktarılır. [1][2]
Daha sonra İran Halkının Fedai Gerillaları Örgütü’ne katıldı. Bu örgüt, Şah yönetimine karşı silahlı mücadeleyi savunan sol hareketlerden biriydi. Marziye’nin tercihi de dönemin sert siyasal çatışmaları içinde şekillendi.
Burada onun hayatını anlatırken tarihsel gerçekliği göz ardı etmemek gerekir: Marziye yalnızca bir şair değildi; aynı zamanda silahlı mücadeleyi benimsemiş bir siyasal hareketin mensubuydu. Onun yaşam öyküsünü anlamak, hem karşı çıktığı baskıcı koşulları hem de benimsediği mücadele yöntemlerinin tarihsel bağlamını birlikte değerlendirmeyi gerektirir.
Ancak hangi siyasal görüşe sahip olursak olalım, onun öğretmenlikten şiire, şiirden toplumsal mücadeleye uzanan hayatını ve ana dilinde edebiyat üretme çabasını incelemek, yakın tarihimizin önemli bir bölümünü anlamamıza yardımcı olur.
26 Nisan 1974: Yarım kalan bir ömür
Marziye Ahmedi Oskuei, 26 Nisan 1974’te Tahran’da, Şah yönetiminin istihbarat teşkilatı SAVAK görevlileriyle yaşanan silahlı çatışmada hayatını kaybetti. Çeşitli biyografik anlatımlara göre, örgüt arkadaşlarını uyarmak ve onlara yardım etmek için harekete geçmiş; ardından kendisi de güvenlik güçleriyle çatışmanın içinde kalmıştı. Henüz yirmili yaşlarının sonundaydı. [1][2][3]
Ölümüyle bir öğretmenin, bir şairin ve bir siyasal mücadelecinin hayatı sona erdi. Fakat yazdıkları ortadan kalkmadı. Ardında şiirler, anılar ve edebî çalışmalar bıraktı. Eserleri ölümünden sonra da yayımlandı; hayatı ve mücadelesi üzerine yazılar kaleme alındı. Azerbaycanlı şair Bahtiyar Vahabzade’nin ona ithaf ettiği şiir de edebiyat dünyasında bıraktığı izin örneklerinden biri olarak anılır. [1][2]
Onu hatırlamak, ölümünü romantikleştirmek ya da şiddeti yüceltmek anlamına gelmemeli. Asıl mesele, bir insanın hangi koşullarda yaşadığını, neden mücadele ettiğini ve ardında nasıl bir kültürel miras bıraktığını anlamaktır.
Bir kadının hikâyesinden daha fazlası
Marziye Ahmedi Oskuei’nin hayatı, Güney Azerbaycan Türklerinin edebiyat tarihi açısından da önemlidir. Ana dilinde yazan kadınların eserlerinin yeterince tanınmadığı bir dünyada, onun adını yeniden gündeme getirmek kültürel hafızaya katkı sunar.
Onun hikâyesinde üç kimlik yan yana durur: Çocuklara bilgi ulaştırmaya çalışan bir öğretmen, kendi dilinde şiir yazan bir edebiyatçı ve dönemin siyasal çatışmalarında taraf olmuş bir mücadeleci.
Bu üç yönü birbirinden ayırmadan, ama birbirine de indirgemeden değerlendirmek gerekir. Çünkü Marziye’nin hayatını yalnızca siyasal mücadelesiyle anlatmak şiirini eksik bırakır; yalnızca şiirleriyle anmak ise yaşadığı tarihsel koşulları görünmez kılar.
Bugün bize düşen, onun eserlerini okumak, şiirlerini Türkçeye kazandırmak, hayatına ilişkin belgeleri araştırmak ve adını yeni kuşaklara aktarmaktır. Bir şairi yaşatmanın en anlamlı yolu, yalnızca ölümünü anmak değil, sözlerini yeniden okunur hâle getirmektir.